Müzik BirimiDans BirimiFolklora DoğruGösterilerZiyaretçi DefteriAna Sayfa
 
::
“Güldünya” Sahnesinde Trans Kimliğin Konumlanışı
Gizem, Semih / Güz 2008

Bu yazı Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK)'ın BÜ'de Kadın Gündemi adlı bülteninin Güz '08'de çıkan 15. sayısında yayınlanmıştır.

Sanat alanında LGBTT bireylerin çalışmaları ve dertlerinin yansıtıldığı gösteriler, filmler, kitaplar, şarkılar ne yazık ki görünür değil. Oysa biliyoruz ki Türkiye’ de sayısız lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel sanatçı bulunuyor. Bu sanatçıların cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri üzerinden görünür olmaları ve deneyimlerini paylaşmalarının hem sanata hem de LGBTT hareketine katkısı olacağını düşünüyoruz. Biz de bu yazıyı sanat alanında çalışma yapan LGBTT bireyler olarak, dertlerimizi görünür kılmak, deneyimlerimizi aktarmak ve çalışmalarımızı kamusallaştırmak amacıyla yazıyoruz.
Namus da cinayet nedeni, nefret de…
Bu yıl 8 Mart Kadın Şenliği’nde sergilenen Sözümüz Var Şarkılarla dans müzik gösterisinde Feminist Kadın Çevresi’nden (FKÇ) ve Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nden (BÜFK) dansçı ve müzisyen kadınlar “namus adına şiddet” teması etrafında şekillenen “Güldünya” adlı danslı sahneyi icra ettiler. Daha sonra aynı sahne bazı değişikliklerle BÜFK’ün Nar gösterisinde de sergilendi.[2] Namus kavramı kadını ya da erkeği bir şekilde etkileyen çetrefilli bir kavram; ancak biz bir kadın çalışması olan “Güldünya” sahnesinde konuyu kadına yönelik şiddet bağlamında sınırlandırdık. Bununla birlikte namus kavramının sık sık medyada yansıtılanın aksine sadece belirli bir coğrafyada ya da kültürde yaşayan kadınları değil, doğu-batı, Türk-Kürt, heteroseksüel, eşcinsel ya da biseksüel demeksizin tüm farklı kadınları farklı biçimlerde mağdur ettiğini konuştuk ve sahne üzerinde de bu farklı kadınları görünür kılmaya çalıştık. Bu bağlamda sahnenin oluşum sürecinde tartışılan önemli konulardan biri de trans kadınların cinayetlerinin namus cinayeti olup olmadığıydı. Bu yazıda “Güldünya” sahnesinin sahne sorumlularından biri olarak sahnenin çıkarıldığı süreçte transseksüel cinayetleri hakkında yaptığımız tartışmaları aktaracağım.
LGBTT bireyler her geçen gün öldürülmeye devam ediyor. Kimi sadece eşcinsel, biseksüel travesti, transseksüel olduğundan, yani var oluşlarına karşı beslenen nefret yüzünden nefret cinayetleriyle; kimi ise ailesi, akrabaları, yakınları tarafından “namussuz” olduğu için öldürülüyor, öldürtülüyor ya da kendilerini öldürmeye itiliyor. Cinayetlerin nedeni olan nefret de namus da aynı algılardan besleniyor. LGBTT bireyler “sapıktır”, “deliktir”, “tiksinçtir”, “Türk ahlâkına aykırıdır”, “hastadır”, “kanları bozuktur”, “delikanlı olmayıp deliği kanlı olanlardır”[3]. Kısacası namussuz oldukları için nefret edilirler ya da nefret edildikleri için namussuz oluverirler.
Farklı cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinden kadınların namus üzerinden yaşadıkları baskı ve şiddeti görünür kılabilmek adına trans, eşcinsel ve biseksüel kadınların şiddet deneyimlerinin sahneye taşınabileceğini önerdik. Namus cinayetleri üzerinden düşünüldüğünde trans kadınların namussuz oldukları, bunun da ötesinde kimsenin namusu olmadıkları gerekçesiyle rahatça öldürülebildiğini biliyoruz. Trans kadınlar var oluşlarıyla namussuzdurlar, çünkü zaten bekâretleri olmayan dönmelerdir, zaten istendiği her zaman düzülmek için kadın olmuşlardır ve istenildiği zaman da dövülebilir, öldürülebilirler! Transların hayatları hiçbir kadınınkinden daha az değerli, öldürülmeleri de daha az meşru değildir. Bir kadının mini etek giydiği, eve geç geldiği ya da seks işçisi olduğu için öldürülmesi arasında bir meşruluk arayışı kabul edilemez. Translar da ataerkil iktidarın tahakküm mekanizmalarından olan namus kisvesi ile “tam” kadın olamayışları üzerinden dışlanıyor, şiddete uğruyor ve öldürülüyorlar. Bu bağlamda düşünüldüğünde namus cinayetlerinin işlendiği bu sahnede trans cinayetlerinin yer almasının önemli olduğuna karar verdik.
Diğer yandan farklı öznelliklerdeki kadınların, kadına yönelik şiddet deneyimi üzerinden beraber mücadele ederek güçlenebileceğini vurguladığımız “Güldünya” sahnesinde, kadınlar tarafından da ötekileştirilen transların deneyimlerine yer verilmesi, farklılıklar üzerinden de dayanışmanın mümkün olabileceğinin vurgulanması açısından önemli bir yerde duruyordu. Tüm bu tartışmaları yaparken bir arkadaşımızın trans kimliği ile bu çalışmaya katılmak istediğini söylemesinin hem bu dayanışma vurgusunun somutlaşmasında hem de daha samimi bir dil kurulmasında kuşkusuz büyük katkısı oldu. Var oluşları ataerkil sisteme tehdit oluşturan transların deneyimleri namusa karşı verilecek mücadelede kilit rol oynayabilir. Bir kadın çalışmasında transların deneyimlerinin konuşuluyor ve sahneye taşınıyor olmasının travesti ve transseksüel cinayetlerinin arttığı son aylarda kendileriyle dayanışmak adına önemli bir adımdır.
Sahnede de transseksüel...
Transseksüel kimliği kabul etmek, açılmak, bir kadın çalışmasına katılmak ve “namus adına şiddet” temasıyla şekillenen bir sahnede, öldürülen bir transseksüel kadını oynamak benim için kuşkusuz önemli adımlardı. “Güldünya” sahnesine transseksüel bir kadın dansçının eklenmesi, farklı kadınların (hatta “kadın olarak görülmeyen” bir kadının) sahnede yansıtılması fikrinin pratiğe geçirilmesi ve transseksüel kimliğe sahip bir insan için bir kadın çalışmasının deneyimlenmesi açısından iki ayrı şekilde ele alınabilir.
Üç yıldır BÜFK’te çalışmalar yürütüyorum. Bu süre içinde üniversiteye gelmem, kulüpte çalışma yapan feminist kadın arkadaşlarla karşılaşmam hâlihazırda kafamda yer alan cinsiyet kimliğime dair soruları kendime tekrar sormama fırsat yarattı. Uzun ve meşakkatli bir sorgulama sürecinin ardından transseksüel olduğumu kabul ettim. İçimde, bir yandan bireysel var oluşumu tanımlamamın, hayatta durduğum yeri bulmanın sevinci vardı, bir yandaysa şimdiye kadar sindirilen, ötekileştirilen, istenmeyen kadınlığı(mı) olabildiğince çok insana duyurabilme isteği.
Türkiye’deki diğer transseksüelleri, yaşadıkları dışlanmışlıkları, şiddeti ve ayrımcılığı da düşündükçe bu konuda bir şeyler yapmak elzem duruyordu. Tam da bu noktada, çevremdeki feminist kadınların yürüttükleri 8 Mart çalışmalarına ucundan bucağından bir şekilde destek atmaya başlamıştım. Bu süreçte “Güldünya” sahnesi çalışması başlamıştı.
Sahnenin odağı, namus adına öldürülen kadınlardı. Bunu üzerine hem transseksüel bir kadın olarak bir kadın çalışmasının içinde bulunabileceğimi, hem de sahnede yansıtılacak farklı kadınlardan birinin transseksüel olabileceğini düşündüm. Kendi katılımımı diğer kadınlarla konuşup, öneriyi tartışabilmek adına çalışmalara katılmaya başladım.
Sadece kadınların emekleriyle şekillenen bir çalışma sürecinin içine girmek ve sahneye çıkan diğer kadınlarla aynı sahneyi paylaşmak transseksüel bir kadın olarak çevreme açılmamda ve görünür olmamda önemli bir yere sahip oldu. Ancak çalışma süreci içinde, itiraf etmem gerekir ki, bazı yabancılaşmalar yaşamadım değil. Mahalle günlerinde, lisede kadın arkadaşlarımın toplantılarında ben de kendimce yer alırdım. Bu ortamlardaki kadınlar beni ya çocuk ya da alternatif bir erkek olarak düşünüyordu; ama feministlerce kurulmuş bir kadın ortamına dahil olmak için kadın olmak ön koşuldu. Transseksüel olarak açılmam bu ortama dahiliyetimi de beraberinde getirdi ancak önceki kadın ortamları deneyimlerimin aksine, her şeyden önce bir kadın olarak bir kadın ortamında bulunacaktım ve bu benim için de çevremdekiler için de farklı bir deneyimdi.
Bir yandan “resmi” olarak erkek olup erkeklere açık olan yurt ve umumi tuvalet gibi alanları kullanırken bir yandan günümün belirli zamanlarında kadınlarla bir araya gelip çalışmalar yapmaya başlamak, zamanla kadınlar ve erkekler arasında gidip gelen ikircikli hayat koşulunu da beraberinde getirmişti. Çalışma ortamında diğer kadınlar beni memnuniyetle aralarına kabul etmelerine rağmen, bu ikircikli durumun yarattığı psikolojiyle zaman zaman bocalıyordum. Örneğin çalışma süreci içinde, hiçbir zaman diğer kadınlarla soyunma odalarını paylaşmadım. Paylaşmayı tercih etseydim nasıl karşılanacaktı bilemiyorum, ancak feminist bir çalışmaya dahil olarak bile, “resmi” bir kadın olmadığımdan, resmi kurumların kadınlar için ayırdığı alanlara girmek benim için sorun oluşturabilirdi. Etrafımdaki insanlar beni transseksüel bir kadın olarak kabul etmişti ve sorunsuzca çalışmalarına dahil olmuştum, ancak bu benim hayatımda çok hızlı bir değişimdi ve bazı şeylerin rayına oturması belli bir süreci gerektirecekti.
Yer aldığım Sözümüz Var Şarkılarla ve Nar gösterilerini izleyen insanlardan aldığım yorumlar birbirinden farklıydı. Sözümüz Var Şarkılarla gösterisini izleyen kadınlardan aldığım tepkiler genelde olumluydu, bazıları sahnede diğer kadınlar arasında beni fark etmemişti. Bazılarıysa“Göğüsleri olmayan mı o transseksüel arkadaşınız?” diye arkadaşlarıma sormuştu. Kimisi transseksüel olarak açılmayı ve böyle bir çalışmaya katılmayı bir deli cesareti olarak addetmişti. Ancak BÜFK’ün gösterisine gelindiğinde yorumlar biraz farklılaşmıştı. Kimisi kadın azlığı nedeniyle benim o sahneye eklendiğimi düşünmüş, kimisi kadın kılığına girmiş bir erkek olarak algılamıştı, ama ben kadın kılığındaki bir kadındım.
Kuşkusuz kurulan ortamların farklılığı; izleyicilerin, dansçı ve müzisyenlerin bir gösteride sadece kadın, diğerinde ise karma olması; sahne üstü gerçeklik içinde görünür olan bir transseksüele dair farklı yorumlar geliştirmeyi gerektirmişti. 8 Mart’ta kurulan kadın ortamı içindeki kadınlar, sahnedeki transseksüeli fark etmeseler de, diğer kadınlardan ayırmamışlardı. Ancak BÜFK’ün gösterisinde karma bir ortamda bulunan insanlar sahnede yansıtılan transseksüel kimliğe ve dansçı olan bir transseksüele dair farklı görüşler atfetmişti.
Sahne üzerinde gerek kadın ortamında gerekse karma ortamda, bir transseksüelin, cinsiyet kimliği üzerinden şekillenmeyen bir vukuatı icra ederken, seyirci tarafından anlaşılırlığı oldukça çetrefilli bir iş. Buradaki sorunu asıl olarak transseksüel kimliğin toplumdaki görünmezliğine ya da kabul edilmeyişine bağlayabiliriz. Türkiye’de seks işçiliği yapan çoğu transseksüel toplum tarafından “travesti”[4] olarak algılanıyor. Ayrıca transseksüel kimlik kendi içinde de bir çeşitlilik oluşturmasından dolayı, transseksüel deyince belirli bir insan profili yaratmak oldukça güçleşiyor.
Yazının son bölümünde sahne sanatlarında transseksüel kimlikle yer alma durumundan bahsetmek istiyorum. Dans alanında bazen farklılıklar görülse de genellikle kadınlar kadın kimliğiyle, erkekler erkek kimliğiyle sahneye çıkar, sahne teması etrafında hazırlanan kostümler kadın ve erkek dansçılar için farklılaşır. Şimdiye kadar bir erkek dansçı olan ben, bundan sonra bir transseksüel kadın dansçı olarak sahne üzerinde nasıl konumlanacağımın, sahne çalışmalarının hazırlık süreciyle doğrudan bağlantılı bir durum olduğunu düşünüyorum. Sahnede anlatılmak istenenden yola çıkıldığında; sahnede icra edilen kimlikler verilmek istenen mesaj bağlamında şekillenecek, bu da seyircinin sahnedeki insanların icra ettikleri kimlikleri olaylar içinde algılamasını kolaylaştıracaktır. Dolayısıyla bir transseksüel de tüm diğer dansçılar gibi, sahne üzerinde herhangi bir kadını veya erkeği canlandırabiliyor olacaktır.

--------------------------------------------------------------------------------

[1]Trans; transseksüel, travesti, transgender vs. gibi kavramları kapsayan bir çatı kelime olarak kullanılmaktadır.
[2]“Güldünya” sahnesinin ayrıntılı değerlendirmesi için bkz. “Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Nar’a Bir Bakış”
[3]Bu ifade, Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği’ne gönderilen isimsiz bir mektuptan alınmıştır.
[4]Bir cinsiyet kimliği olan travestilik, Türkiye’de genellikle bir meslek olarak algılanıyor. Öyle ki Türkçe’ye seks işçiliği yapmak anlamında “travestilik yapmak” diye bir deyim bile yerleşmiş.