| |
|
|
::
|
Toplumsal Cinsiyet
Bağlamında Nar’a Bir Bakış |
Gülbeyaz Sert, Gülcan Küçük / Ekim 2008 |
Bu yazı, Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nün (BÜFK) 2008 yılında
sahnelediği Nar dans-müzik gösterisinde toplumsal cinsiyet rollerinin
nasıl ele alındığı, üretim sürecinde hangi tartışmaların yürütüldüğü
ve nasıl bir sahnelemenin tercih edildiğini konu almaktadır.
Gösteri içerisindeki iki sahne sadece kadın icracılar tarafından çıkarılmış
ve sergilenmiştir. Bu iki sahne, “Golas” ve “Güldünya”, ilk olarak BÜKAK’ın
düzenlediği 8 Mart Kadın Şenliği’nde yer alan Sözümüz Var Şarkılarla
dans-müzik gösterisinde kadın izleyici karşısına çıkmıştır. Sözümüz
Var Şarkılarla dans-müzik gösterisi Feminist Kadın Çevresi (FKÇ) ve
BÜFK’lü dansçı-müzisyen kadınların ortak çalışmasıdır. Dolayısıyla bu
iki sahnenin yaklaşık yirmi beş kadın tarafından tartışmaları yürütülerek
sahnelendiğini söyleyebiliriz. BÜFK’te uzun yıllardan beri var olan
kadın sahnesi çıkarma geleneği Feminist Kadın Çevresi ile ortak çalışmalarla
yürütülmüştür ve bu gelenek gösterinin eğitim çalışmaları sürecinde
ayrı bir öneme sahiptir. Öncelikle kadınlara bulundukları alanda güçlenme
olanağı tanımakta, bazı konuları sadece kadınlardan oluşan kamusal alanlarda
tartışma fırsatı sağlamakta ve özellikle yaşadığımız kampüs içerisinde
kadınlara özel kültürel-sanatsal üretim ortamı yaratılmasına yardımcı
olmaktadır. Öte yandan, karma sahnelerin oluşturulması aşamasında burada
edinilen birikimin toplumsal cinsiyet perspektifiyle kadın dramaturjisinin
çıkardığımız her sahnede görünür kılınmasına yardımcı olduğunu söyleyebiliriz.
Bu yazıda da Nar’da yer alan iki kadın sahnesinin oluşturulma aşamaları
ve karma sahnelerdeki kadın dramaturjisi/toplumsal cinsiyet tartışmaları
ele alınmaya çalışılmaktadır.
Hayde E K’ulanepe Keyselit Keyselit![1]
Nar’ın çalışmalarına 2007 yılı yaz döneminde başladık. Bu dönem, Karadeniz
ve Alevi dansları, müzikleri ve kültürleri araştırma yapılacak alanlar
olarak seçildi. Özellikle Karadeniz Bölgesi bizim için yeni bir alandı
ve bu sebeple giriş niteliğinde bir araştırma gerçekleştirildi. Ancak
bu giriş aşamasındaki araştırma bile bizlerde “Karadeniz kadını” imgesinin
uyanması için yeterli oldu. Birçoğumuz için bilindik bir şeydi aslında
bu: Çok çalışan, kocası yanında yürürken sırtında yükler taşıyan kadın…
Ana akım medya tarafından bu kadar su yüzüne çıkartılan “Karadeniz kadını”nı
biraz daha yakından tanımak istedik. Yaz çalışmaları bittiğinde Karadeniz’den
iki sahne çıkartılması, bunlardan bir tanesinin kadın sahnesi olması
ve Karadeniz kadınlarının emeklerini konu alması fikri aklımızda vardı.
Bu fikrin oluşmasında, yazın yapılan Karadeniz dans çalışmalardan birini,
ilişkide olduğumuz Dalepenena[2] grubu üyelerinden Mine Kalaycı’nın
yaptırmasının da etkisi oldu. Sahnenin arka planını oluşturmak için
editörlüğünü Ayşenur Kolivar ve Leyla Çelik’in yaptığı Fadime Kimdir[3]
kitabını alan araştırmasında yer alan kadınlar olarak okuduk. Ayrıca,
Yeşim Ustaoğlu’nun Sırtlarındaki Hayat belgeselini izledik. İstanbul’da
yaşayan yaşlı bir Karadenizli kadınla görüşmeye gitmiş olsak da konuşma
dilini, şivesini anlamakta güçlük çektiğimiz için verimli bir görüşme
geçiremedik. Yürüttüğümüz bu eğitim-araştırma çalışmalarının sonunda
sahne akışımızın şu şekilde olmasına karar verdik:
Sahne Lazca bir ağıtla açılır ve ardından tulum sesi sahne dışından
duyulmaya başlanır. Sahneye çıkan tulumcu yerini, o gün tarlası sürülecek
kadına bırakır. Kadın tarlanın sonuna tulumu koyar. İş bittiğinde, yani
tuluma ulaşıldığında eğlence başlayacaktır. Ev sahibi işe yalnız başlar
ve diğer kadınlar ona yardım etmek için işe eklenirler. İş sırasında
zaman zaman dinlenceler verilir ve bu dönemlerde atma türkü[4] şeklinde
birbirlerine türkü söylerler. İş bitip tulumun olduğu yere varılınca
tulum çalan kadın sahneye tekrar çıkar ve coşkulu bir kutlamayla sahne
kapanır.
.
.
Kadın-iş sahnesiolarak kurgulanan bu sahnede dramaturjik ekseni “çok
çalışan, mağdur kadın” imgesi etrafında yürütmektense kolektif çalışan
kadınların emeğini ve ortak üretimlerini vurgulamaya çalıştık. Bunun
sebebi, Karadeniz fıkraları dışında gündeme geldikleri tek nokta “çok
çalışkanlıkları” olan Karadenizli kadınların genelde mağduriyetleri
üzerinden temsil edilmelerine karşı çıkmamızdı. İzleyici kadınların
sahne üzerinde mağdur/güçsüz kadınlarla özdeşlik kurmalarındansa emeğine
saygı duyan ve bunun için birlikte enerji harcayan kadınlarla özdeşlik
kurmalarının daha önemli olduğunu düşündük. Şöyle ki sadece kadın icracılardan
oluşan bir sahne kurmak kadın dramaturjisini veya bakışını oluşturmak
için yeterli değildir. İzleyicinin de var olduğu ve kaale alındığı bir
sanat anlayışında üretimi izleyici ile ortak kurgulamak gerekir. Bunun
için de kadın sahnesini izleyen bir kadın izleyicinin nasıl bir bakış
geliştireceği ve bizim (ürünü sahneye koyanların) buna nasıl müdahale
edebileceğimiz önemlidir. “Eril bakış” teorisini dans alanına uygulayan
dans kuramcılarından biri olan Christy Adair’e göre kadın izleyici sahnede
bir kadını izlerken iki türlü bakışa sahip olabilir: Ya eril bir bakış
oluşturur ya da sahnedeki kadınla özdeşleşip kendini nesneleştirir.
“Golas” sahnesinde kadınların bedensel kullanımları ve kostümleri itibariyle
arzu nesneleri olma ihtimalleri çok fazla yokken kadın izleyicinin eril
bir bakış açısıyla kadınları arzu nesnesi haline getirmeleri çok beklenmez.
Tam da bu noktada sahnede özdeşleşmeyi kışkırtan bir sahneleme tercih
edildiği için bizim tercihimiz güçlü ve ortak üretimi sahiplenen kadınlardan
yana oldu. Aslında bizim bu sahnede uygulamaya çalıştığımızı üçüncü
bir yol olarak düşünebiliriz; çünkü buradaki özdeşleşme içerisinde kadın
izleyici özdeşleştiği kadın dansçıyı ne mağduriyeti nedeniyle acıyarak
nesneleştirir ne de karşısında gördüğü güçsüz imgeyle özdeşleşerek kendini
güçsüz hisseder. Onun yerine tüm kuvvetiyle iş yapan kadının deneyimini
paylaşır ve bu da beklenilenden farklı bir etki oluşturmuş olur.
Sahne çalışmaları aşamasında FKÇ’deki mezun dansçı kadınlarla birlikte
bir çalışma yürüttük. Sahne on beş dansçı ve on dört müzisyen kadınla
çıkarıldı. İçimizde, Bölgenin/ Laz kültürünün karakteristik enstrümanlarından
biri olan tulumu çalan biri olmadığı için kadın bir tulumcuyla ilişkiye
geçtik. Sahnede bize eşlik eden Filiz Balta Türkiye’de profesyonel olarak
tulum çalan tek kadın ve yeni kadın öğrenciler yetiştirmeye çalışıyor.
Aynı kulüpte beraber çalışan sanatçı kadınların ortak üretiminin yanı
sıra kulüpte olmayan bir başka sanatçı kadınla tanışmış olmak bu sahnenin
bize sağladığı bir kazanç olduğunu söyleyebiliriz.
Bu namus kimin?!
“Güldünya”[5] FKÇ ve Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda (BGST)
çalışma yürüten kadınların 2006 yılında Güldünya Tören’in erkek kardeşleri
tarafından katledilmesi üzerine besteledikleri bir şarkıdır. Güldünya’nın
yaşadıkları ve mücadelesi Türkiye’de feminist örgütlenme içerisinde
oldukça büyük bir yankı uyandırmış ve namus cinayetlerini bir kez daha
güçlü bir şekilde gündeme getirmiştir. BÜFK’teki dansçı ve müzisyen
kadınlar olarak mezun FKÇ’lilerle birlikte bu sahnenin çalışmalarını
yürüttük ve sahneyi 8 Mart gösterisinde sergileyip sonrasında Nar’a
bir kadın sahnesi olarak taşıdık.
Sahne Akışı:
Öldürülme sebebi:
Sokakta fazlaca gülmek!
Öldürülme sebebi:
Eşinden ayrılmayı istemek!
Öldürülme sebebi
Eve geç gelmek!
Gazetelerin manşetlerinden okunurcasına söylenen bu cümlelerle sahne
açılır. Loş bir ışığın altında feminist ütopyadan gelen üç fantastik
karakteri (melekler) ellerinde fenerlerle sahnede görürüz. Yerde üzerine
gazete serili dört kadın cesedi vardır. Melekler, buldukları kadınların
her birinin hikâyesini üzerlerindeki gazetelerden okurlar. Bu sırada
jenerikte her kadının gözü bantlı resmi ile birlikte ölüm haberleri
gösterilir. Ölüm haberleri gösterilen dört kadın Yasemin Çetin, Gülistan
Gümüş, Ece ve Güldünya Tören’dir. Yasemin Çetin evlendikten sonra bakire
olmadığı için evine gönderilmiş ve ağabeyi tarafından öldürülmüştür.
Gülistan Gümüş 12 yaşında berdel usulüyle evlendirilmiş, erkek çocuk
doğurmadığı için eşinden baskı görmüş ve bu baskıdan kurtulmak için
ayrılmak istediğini söylediğinde öldürülmüştür. Üçüncü kadın kendisine
teklif edilen ilişkiyi reddettiği için bıçaklanan travesti Ece’dir.
Güldünya Tören ise sevdiği amcasının oğluyla girdiği evlilik dışı ilişkiden
hamile kaldığı ve amcasının oğluyla kuma olarak evlenmeyi reddettiği
için öldürülmüştür. Gazetelerin üçüncü sayfalarında haber yapılan, gözlerine
siyah bir bant geçilerek kimlikleri önemsizleştirilen, namus adı altında
öldürülen kadınlardan birkaçıdır yerde yatanlar. Sonrasında melekler
yaşananlara müdahale ederler, Güldünya’yı yerden kaldırma kararı alırlar.
Burada Güldünya gelinliğinin beline dolanmış siyah kumaşla protest bir
dans icra eder. Daha sonra melekler, yerde yatan diğer kadınların da
üzerindeki gazeteleri alıp, onları üzerlerine gül atarak uyandırırlar.
Yerde yatan kadınlar uyandırılırken jenerikle tekrar kadınların fotoğrafları
yansıtılır; ancak bu kez gözlerinde bant yoktur. Kadınlar artık kendi
kimlikleriyle var olur. Sahneye eklenen kalabalık kadın grubunun, mücadele
eden kadınların görüntülerinin yansıtıldığı jenerik eşliğinde koştuğunu
görürüz. Sayıları giderek artan kadınların mücadeleye katılması ve dayanışması
ile güçlü bir birliktelik yakalanır. Sahne, kadınların özellikle toplu
bir şekilde güçlü olarak icra ettiği sek sağ sol adımlarıyla bitirilir.
Işık oyunlarıyla kadınların gölgeleri sahne duvarlarına yansıtılır böylece
sahnede mücadele eden 100ler görülür.
Sahne, gündelik gerçeklerden yola çıkılarak fantastik öğelerin eklenmesiyle
oluşturuldu. Feminist ütopya, (ataerkil baskı ve yasaklar ortadan kalktığında
mümkün olabilecek bir kadın ütopyası) kurgunun şekilleniş aşamasında
bizim çıkış noktalarımızdan biriydi. Bu sahnede temel olarak iki vurgu
noktamız oldu: Birincisi töre cinayetlerine namus cinayeti çerçevesinde
yaklaşılması, ikincisi ise farklı kadınlık deneyimlerinin görünür kılınması.
Namus adına işlenen cinayetler sadece Kürtlerin yaşadığı bölgelerde
töre cinayetleri adı altında gösteriliyor. Bu durum Kürtleri ötekileştirmekle
birlikte aynı zamanda Türkiye’nin hemen her yerinde, hemen her sınıftan
ve etnik gruptan kadına namus kisvesi altında yöneltilen dayatmaları/sınırlamaları
görünmez kılıyor. Yani Nükhet Sirman’ın deyişiyle ”Kürt’ün töresinin
turnusol kağıdı namus ise, İstanbullunun aşkınınki de kıskançlık oluyor”[6]
. Namus cinayetlerinin töre cinayeti adı altında sadece Doğu, Güneydoğu
Anadolu Bölgelerine ve Kürtlere atfedilmesiyle “toplumsal cinsiyetin
etnik ayrımcılığın bir aracı haline getirilmesine”[7] karşın bu coğrafyanın
farklı yerlerinde, heteroseksüel kadınların dışında eşcinsel, travesti
ve transseksüel kadınların da namus adı altında öldürülüyor olması bu
sahnedeki diğer bir vurgu noktamız oldu. Bu vurgu noktasından yola çıkarak
kulüp içerisinde feminist bakış açısıyla yürütülen tartışmalar sonrasında
sahnede heteroseksüel kimliklerin dışında transseksüelliğin de görünür
kılınması amaçlandı.
Öte yandan sahnede icra edilen şarkının sözleri Güldünya Tören’in hikayesini
anlatmaktadır. Böylece, sahnedenamus cinayetlerinin simgesi haline gelmiş
Güldünya’nın tek başına ve güçlü olan mücadelesi de Güldünya’nın kadın
üzerindeki toplumsal baskının simgeleştirildiği belindeki kuşağından
kurtulmasıyla görünür kılınır. Güldünya’nın belindeki kuşak, hem kadının
“namuslu/bakire/el değmemiş” olduğunu gösteren kırmızı kuşağı hem de
Güldünya’nın kara kaderini simgelemektedir. Güldünya’nın bu siyah kumaştan
kurtulmak istercesine güçlü bir şekilde icra ettiği dans, verdiği mücadeleyi
ve baskı karşısında bu sefer galip gelişini imlemektedir ve bu zafer
feminist ütopyayı görünür kılar.
“Aşk” mı dediniz?
Bu yılki gösteride heteroseksüel aşkları konu alan iki sevda sahnesi
sergilendi. Bunlardan ilki Rum dans ve müzikleriyle icra edilirken diğeri
Kürt dans ve müzikleriyle icra edildi. Rum sevda sahnesinde Zeybekiko
dans-müziğinden yararlanıldı. Bu sahne, daha çok orta yaşlı ve ayrılmak
zorunda kalmış iki sevgilinin birbirini hayal etmesi üzerine kurulmuştu.
İlk önce kadın sevdiği erkeği hayal eder ve bununla birlikte kadının
hayalinde sevdiği erkek dans etmeye başlar. Sonrasında erkek, kadını
hayal eder ve bununla birlikte kadın dans etmeye başlar. Sahnenin sonunda
ikisi de birleşemez ve hayallerine geri dönerler. Bu sahnede toplumsal
cinsiyet bağlamında gündeme gelen ilk şey bir erkek dansı olan Zeybekiko’nun
(Anadolu Rumlarının Yunanistan anakarasına taşıdığı bir dans formu)
bir kadın tarafından icra edilmesidir. Dansların “kralı” olarak anılan
Zeybekiko bireysel, doğaçlamaya dayanan, zor bir danstır; dolayısıyla
onu icra edenin kişiliğini yansıtır. Kaynağı itibariyle erkek dansı
olarak tanımlanagelmiştir. Geleneksel olarak bu dans icra edilirken
bir erkeğin dansa kalkması saygısızlık olarak değerlendirilir hatta
zaman zaman kavga sebebi bile olabilir. Bunu şöyle de okuyabiliriz:
Bu dans, erilliğin teşhir edildiği, erkekler arasında meydan okuma aracına
dönüşme potansiyeli taşıyan bir danstır. Bizim seçtiğimiz sahneleme
formunda kadın dansçı bu dansı icra eden erkeklerden deşifre etti ve
kendi yorumunu katarak (bedeni ve coşku belleğinden faydalanarak) bu
dansı icra etti. Öte yandan Rum kültürü artık popülerleşen ve endüstriyel
bir malzeme haline gelen bir kültür olduğu için Zeybekiko dansının da
küreselleşmenin etkisiyle değiştiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki mübadele
sonrası alt kültüre itilen Rembetiko kültürünün bir parçasıdır Zeybekiko
dansı ve o dönem icra edilmesi yasaktır. Ancak, günümüze gelindiğinde
tavernalarda dans kurslarında öğrenildiği kadarıyla icra edilen ama
yine bir solo dans olma özelliğini koruyan bir danstır. 20. yüzyılla
birlikte sanatın birçok alanında kadınların daha çok görünür olmaya
başladıklarını söyleyebiliriz, ancak Zeybekiko’nun Türki versiyonu olarak
bilinen Zeybek dansı gibi bu dans da eril dans olma özelliğini devam
ettirmekte ve kadın icracılara çok yer vermemektedir. Bizim kurguladığımız
sahne içerisinde kadın icracının “kadınların çok iyi beceremediği/ ya
da kadınlar için çok uygun olmadığı” iddia edilen bir dansı eril bir
yorum yerine kadın yorumuyla iyi bir şekilde icra edebilmesi önemliydi.
Kürt dans-müzikleriyle[8] icra edilen ikinci sevda sahnesinde ise genç
ve görece utangaç iki sevgilinin flörtleşmesini görürüz. Ana akım dizilerde,
medyada, romanlarda yansıtılan toplumsal cinsiyet rolleri ile şekillenmiş
aşk/cinsel ilişkiye bu sahnede alternatif ve eşitlikçi bir tutumla yaklaşılmaya
çalışıldı. Bizim maruz kaldığımız ilişki prototiplerinde genelde kadın
naz yapar erkek kovalar ve sonunda erkeğin gücüne dayanamayan kadın,
erkeğe yüz vermeye başlar. Ancak, bizim kurguladığımız sahnede çiftin
utanma derecelerinin, birbirlerine yaklaşma arzusunun eşitlikçi bir
şekilde paylaşıldığını görürüz. Yani seyirci hem utangaç erkeği hem
de sevdiğiyle flört etmek isteyen kadını görür. Zeybekiko sahnesine
göre bu sahnede cinselliğin biraz daha öne çıktığını görürüz. Ve aslında
“mahrem” sayılan cinsel yaşamın toplumsal cinsiyet rollerinin kırılarak
daha eşitlikçi bir halde sunulması oldukça önemlidir. Kadın hareketi
içerisinde cinsel politika önemli bir yerdedir çünkü cinsellik içerisinde
güç ve iktidar ilişkilerini barındırdığı için bir tür politikadır. Diğer
bir deyişle özel alan politiktir. Cinsler arasındaki ilişkinin politik
olarak incelenmesi ve alternatifin yaratılması ataerkil sistemin ve
onun yarattığı toplumsal cinsiyet rollerinin kırılması için önemlidir.
“Erkek(lik)ler” sahnede…
Bu sahne, Karadeniz sahnesini önceleyen ve üç erkeğin icrasına dayanan
bir sahnedir. Fuat Saka’nın Göç şarkısı eşliğinde “insan-deniz-balık”
konseptlerinden faydalanılarak oluşturulmuş imgesel bir sahnedir. Bu
sahnede de alışılagelmiş erkek danslarının eril yorumla yansıtılarak
güçlü erkek imgesi oluşturulmasındansa ve erkek seyircinin bu imgeyle
özdeşleşmesindense daha sade bir üslup tercih edilmiştir. Şöyle ki sahnede
Karadeniz dansları icra edilmektedir, ancak Karadeniz erkek danslarının
sert bacak vuruşları, “kartal bakışları”, bıçakları bu sahnede bir anlatım
aracı olarak kullanılmamış hatta bundan kaçınılmıştır. Şunu söylemekte
fayda var: Bu dansların düğünlerdeki icrası böyle değilken ekip formuna
dönüştürüldüğü ve “ulusumuzu” tanıtıcı bir aşamaya getirildiği vakit
seyirciyi/jüriyi erkeklikleriyle etkilemek için bu yollara başvurulmuştur.
Örneğin yurt dışına çıkan Karadeniz erkek ekiplerine “kara şimşekler”
denir. Göç sahnesinin güçlü bir sahne olması hedeflenmiştir ancak buradaki
güç erkeklerin erkeksiliklerini teşhir etmelerinden değil figürleri
temiz ve sade icra etmelerinden kaynaklanmaktadır. Özellikle erkek seyirci
için böyle bir erkeklik imgesiyle karşı karşıya kalma ve belki de özdeşlik
kurması durumu önemlidir.
Saçımız, başımız, ”örtümüz”...
Geçen yıl Hepimiz gösterisi sonrası, medyanın sahnedeki başörtülü bir
kadın müzisyeni afişe etmesi bizim için başörtüsü konusunu ciddi bir
şekilde gündeme getirdi ve bazı tartışmaların yürütülmesini hızlandırdı[9]aldık.
Bunun için de en uygun sahne Kürt sahnesiydi çünkü bu sahnenin kostümleri
şehirde geçen bir eğlence ortamına uygun bir şekilde tasarlanmıştı.
Nar gösterisinin Kürt sahnesinde metropoldeki gündelik hayattan bir
eğlencesi tasvir edildi ve bu gençlerden biri de başörtülü bir kadındı.
Sahnenin başında herkesin katıldığı bir halay kuruluyordu ve soloların
çıkmasıyla eğlencenin coşkusu gittikçe artıyordu. Bununla birlikte Türkiye
gündemindeki tartışmalar[10] ve Boğaziçi Kampüsü’nde yaşanan “Henüz
özgür değiliz!” eylemi[11] ile birlikte Nar gösterisinde başörtüsüne
dair ne söyleyeceğimizi tartışmaya başladık. BÜFK olarak başörtüsüne
dair okumalar ve tartışmalar yaptık[12]. Yaptığımız tartışmalar neticesinde
tüm kulüp olarak aynı fikire sahip olduğumuzu söyleyemeyiz. Ancak, başörtüsü
konusunu temel olarak kadının kendi bedeni üzerinde özgürlüğü açısından
tartışmaya çalıştık. Gösteri içerisinde başörtüsü konusuna dair sözümüzü
söyleme kararı
Gösterimizin hazırlık sürecinde Türkiye siyasetinde başı açık kadınlarla
başörtülü kadınların kutuplaştırılmasına tanık oluyorduk. Ana akım medyada
başörtülü kadın-başı açık kadın ikiliği yaratılarak bu kutuplaşmanın
arttırıldığını gözlemliyorduk. Ana akım medyada yansıtılan bu ikiliğe
göre başı açık kadın mutlu, kendi kararlarını kendi alabilen, iradesini
ortaya koyabilen kadın olarak temsil edilirken; başörtülü kadın zorla
başı örtülen, kendi kararlarını uygulayamayan, iradesini ortaya koyamayan,
güçsüz ve mutsuz olarak temsil edilmekteydi. Biz sahnede başörtülü bir
kadının, karma bir ortamdaki eğlencede dansıyla, bedeniyle özgürce hareket
edebildiği bir ortamı tasvir ederek ana akım medya tarafından yaratılan
pasif, mutsuz, iradesiz başörtülü kadın imgesini kırmaya çalıştık. Soloya
çıkan başörtülü bir dansçıyla seyircinin empati kurmasını istememiz,
“kamusal alanda kadın başörtüsü takabilir mi?” tartışmasına dair sözümüzü
görece ortaya koyuyor.
Dansçıların sahnede başörtüsünü kostüm olarak kullanılması bizim için
bir ilkti. Başörtüsünü takacak kişi belirlenirken de kadroda çeşitli
tartışmalar yaşandı. Başörtüsü takmayan bir dansçının sahneye başörtüyle
çıkmasına tepkisel yaklaşanlarımız oldu. Onun da şuradan kaynaklanabileceğini
düşünüyoruz: Aslında daha önce anlattığımız Laz sahnesinde de başörtüsü
kullanımı vardı, ancak oradaki kullanım “tarlada iş yapan kadınların”
başını bağlamasını imliyordu. Ancak şehirde tasvir edilen eğlence ortamında
kullanılan başörtüsü “geleneksel” olandan ayrışarak seyirciye (ve hatta
dansçıya) üniversite kapısından giremeyen başörtülü kadını, yani başörtüsünün
“siyasi” tarafını hatırlatmaktadır. Bu iki sahnede başörtüsünü farklı
kullanımları seyircide/dansçıda farklı imgeler uyandırmaktadır; biri
kasıtlı bir tercih, diğeri ise “doğal” bir kullanımmış gibi algılanmaktadır.
Bizim Kürt sahnesinde dansçılardan birinin başörtülü bir kadın olmasını
tercih etmemiz başörtülü kadınların kamusal alanda istedikleri biçimde
var olma hakkını ve kendi bedenleri üstünde karar verme haklarını vurgulamaktı.
Sonuç olarak…
BÜKAK’ta ve BÜFK’te çalışma yürüten kadınlar olarak 8 Mart’ta farklı
kuşaklardan kadınların (mezun FKÇ’lilerin, BÜKAK ve BÜFK’te çalışma
yürüten kadınların, kulübe yeni eklenen üyelerin) bir arada çalışma
yürütüp sahne çıkarmasını çok değerli buluyoruz. Sadece kadınlara açık
olarak yürütülen bu çalışmanın kadınların kendi sözlerini söyleyebilmeleri,
dayanışmaları ve sanatsal anlamda güçlenmeleri için önemli olduğunu
düşünüyoruz. Ayrıca farklı kuşaklardan kadınların bir arada yürüttükleri
çalışma sonucu ortaya çıkan sahneleri sene içinde BÜFK’ün dans-müzik
gösterisine taşıyarak “kadın bakış açısı”nı karma alanda kamusallaştırmaya
ve görünür kılmaya çalışıyoruz.
Bu sene özelinde, sadece kadınların elinin değdiği sahneler üretmenin
ötesinde tartışmaya başladığımız, feminist perspektifle derinleşmeyi
gerektiren başörtüsü ve transseksüel kimlik konuları ciddi bir şekilde
gündemimize girmiş oldu. Bu yıl giriş aşamasında, hatta temsiliyet düzeyinde
olan bu kimliklerin görünür kılınmasının önümüzdeki senenin çalışmaları
için açıcı olduğunu söylemek gerekir.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Hayde Kızlar Kalkın Kalkın!
[2]Ağustos 2001’de farklı yaş, etnisite, dil, meslek özelliklerine sahip
10 kadın tarafından kurulmuş olan bir dans-müzik grubudur. Dalepena
Lazca kız kardeşlerin sesi/sözü anlamına gelir.
[3]Bu kitap aslında bir projenin ikinci ayağını oluşturmaktadır. İlk
kitap (Temel Kimdir) Karadeniz denilince akla gelen Temel’in aslında
tek tipleştirilmesine karşı olarak Doğu Karadeniz’de yaşayan farklı
deneyimleri dile getirmektedir. Fadime Kimdir’de ise fıkralarda bile
ikinci planda yer alan yine tek tipleştirilen Karadeniz kadının farklı
deneyimleri onların ağzından dile getirilmektedir.
[4]Atma türkü Karadeniz Bölgesi’nde eğlence veya iş ortamlarında insanların
sabit bir ezgi üzerine birbirlerine laf atmak için doğaçladıkları dörtlüklerden
oluşan türkülerdir.
[5]Güldünya Tören, amcasının oğluyla girdiği evlilik dışı ilişkiden
hamile kaldığı için ailesi tarafından evli olan amcasının oğluna kuma
olarak verilmek istendi; ancak Güldünya bunu kabul etmedi. Ailesi tarafından
ölümle tehdit edildi. Evden kaçıp korunma talebinde bulunmak için polise
sığındı; polis, Güldünya’nın ağabey ve amcasını karakola getirdi. Amcası
ve ağabeyi Güldünya’yı öldürmeyeceklerine söz verdi ve polis Güldünya’yı
amcasına teslim etti. Kardeşleri onu önce sokak ortasında vurdu, daha
sonra yaralı olarak kaldırıldığı hastane odasında tabancayla başına
ateş ederek öldürdü.
[6]Nükhet Sirman, Kürtlerle Dans; Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar
sayı:2
[7] A.g.e., Nükhet Sirman.
[8]Vedat Yıldırım’ın Bajar projesinden Na Na şarkısı ve Şemmamme halayının
Hip-hop formuyla yorumlanmış hali kullanılmıştır.
[9]Hürriyet, 16 Mayıs 2007, “Tuhaf Şov”.
[10]Yasa önergesinin 9 Şubat 2008’de çıkmasıyla birlikte okullarda uygulamalar
değişmişti. Boğaziçi özelinde eskiden başörtülü arkadaşlar görece daha
“rahat” bir şekilde kampüse ve derslerine girerken artık kampüs girişlerinde
daha ciddi sorunlarla karşılaşmaya başladılar.
[11]Boğaziçi Kampüsü’nde 5 Mart 2008 tarihinde bir eylem ve ardından
bir basın açıklaması yapıldı. Bu eylem başörtülü kadınlar ve onlara
destek veren öğrenciler tarafından örgütlendi. Temel olarak eylemin
vurgusu şuydu: Türkiye’de diğer insan hakları ve özgürlükleri ihlalleri
devam ederken başörtülü kadınların kamusal alanda kazanabilecekleri
haklar gerçek bir özgürlükçü anlayışı eksik bırakacaktır, “mevzu bahis
özgürlükse gerisi teferruattır”.
[12]Yıldız Ramazanoğlu, “Apartheit: Türkiye’nin Başörtülü Gerçeği”,
Yeni Şafak Online: Hey Sen Başörtülü Kız!
|